Eskigediz
Vaktiyle bu gördüğünüz yerde bir göl varmış. Kayıklarla akşam sefalarına çıkılırmış. Sonra, işte bir depremde bu dağ yarılınca göl kaybolmuş, bu dere bu tarafa doğru akmaya başlamış.”
Eskigediz’de yaşayanlar yaşayamadıkları bir devrin efsanesini böyle anlatıyorlar. Uzaklarda kalmış güzel günlere hasret duyarak. Eskigediz, 1970’de yaşadığı büyük depremin kederlerini bütünüyle üzerinden atamamış... Hani sokakta bin naz ile salınıp yürürken ayağı kayıp düşmüş, ama bir türlü belini doğrultamamış bir eski zaman güzeli gibi : “Doğru, doğru!. Anlatılanların hepsi doğru!” diyor hâl diliyle.
Eskigediz
dediğime bakmayın. Aslında Gediz burası. Bir de yeni Gediz var. Gediz, yüzlerce
yıl bolluk ve bereket içinde yaşadığı yerden yerin büyük sillesiyle ayrılmak
zorunda kalınca, taşındığı yere adını da götürmüş, burası da Eskigediz olarak
kalmış. Ne var ki, şehirler belki insanlarını, insanlar kurtarabildikleri eşyalarını,
arabalarını, tavuklarını, kedi ve köpeklerini götürebiliyorlar da gittikleri
yere, hatıralarını götüremiyorlar. Yeni Gediz şimdi tarihsiz, hatıralarına küskün,
yeni dikildiği toprağa kök salmaya çalışan koca bir ağaç gibi. Belki kök salacak,
yeni dallar yeşertecek dikildiği yerde... Ama hiç bir zaman eskisi kadar köklü
olamayacak. Çünkü şehrin hafızası, yani tarihi Eskigediz’de. Eskigediz
de gidenlere belki kırgın, dargın ama, hafızanın kendisinde olduğunu biliyor,
onu süslüyor, okşuyor.
Nüfusu yirmi bini aşan yeni Gediz’i dolaştıktan sonra ancak beş bin kişinin yaşadığı Eskigediz’e gelince bir şehrin hafızasının yerinde kalmasının nasıl birşey olduğunu görüyorsunuz. Benim hafızamda bizim oralardan vaktiyle çeşitli sebeplerle Gediz’e gidenlerin anlattıklarından örülü bir Gediz hayali vardır. Eğer yeni Gediz’i hiç görmemiş olsam, doğrudan Eskigediz’e gitsem “Evet işte tam bana anlatıldığı gibi!” derdim.Burada otuz yıl öncesinin (1970) depremiyle neredeyse zamanın akışı durmuş gibi. Evler, dükkânlar, çınarlar, çeşmeler yerin sallanmasının verdiği dehşetle donup kalmış da bir daha kımıldayamamış gibiler âdeta. Ama Gedizliye sorarsanız, bu gördükleriniz belki eski halinin yarısı bile değil. Çok ev yıkıldı çok, diyorlar.. Neredeyse taş üstünde taş kalmadı.
Lâkin belli ki, her
şey yıkılmamış. Birçok ev ayakta kalmayı başarmış, kendini toparlamış sonra.
Şimdi Eskigediz, o ayaktakalanlarla bile geçmişinin ihtişamını haber veriyor.
Pek çoğu badanalı, cumbalı, bağdadi, kiremit örtülü evler... Ahşap çıtaları yeşile ya da maviye boyanmış. Cumbalarında dizi dizi biberler, patlıcanlar sanki birer gerdanlık gibi süslüyor evleri. Sokaklarda birkaç yüz yıllık çınarlar... Çınarların, dutların gölgesinde biber dizen, yarenlik eden mahalleli kadınlar... Cıvıldaşan çocuklar... Her köşe başında akıp duran çeşmeler ... Kimi evlerin saçaklarına asılan kaplumbağa kabukları... Eskigediz “Ben ölmedim, yaşıyorum. Ben Gediz”im!” diyor.
Eskigediz, otuz yıllık
bir yıkıntının içinde yaşıyor. Gidenler gitmiş, kalanlar kalmış, gidenlerin
yerine yenileri gelmiş... Şehir âdeta büzülmüş, ama hayatiyetini korumuş. Ama
neredeyse her sokakta sanki kaldırılması unutulmuş bir cenaze gibi ev yıkıntılarına
rastlanıyor. Zamanının anka tüccarlarından birinin olduğu solmuş renklerinden
belli olan bir dükkân bir daha açılmamak üzere kepenklerini kapatmış... Yanı
başındaki evin sahibinin dönüş ümidi yok belli ki, duvarların dökülen sıvalarını
onarmaya, bağdadinin çıtaları arasından dökülen kerpiçleri, taşları yerli yerine
koymaya gerek bile duymuyor. Kimi yıkıntıların arasında çoktan incir ağaçları
büyüyüp de kocamış bile... İşte şu çarşının ortasında yıkılmış bir şadırvan...
Vaktiyle Gediz esnafı nargile içip sohbetler etmişler miydi acaba etrafında.
Eskigediz.. Depremin soldurduğu bir gül gibi... O da biliyor artık eski güzel günlerin gelmeyeceğini. Ama bunu bekliyor gibi de değil. O yeni halinden memnun. Yıkılmayan evlerini onarmış, çeşmelerini tamir etmiş, dörtyüzyıllık Osmanlı camiini yeniden yapmış. Evlerini ve ağaçlarını badanalamış. Kendine temiz, mütevazi, dingin bir hayat kurmuş. Bir koşuşturmacadan ziyade, giden şehrin hafızasının kendisinde kaldığını, şehri şehir yapan şeyin de o hafıza olduğunu bilir bir ağırbaşlılık içinde sürüyor demlerini. Delikanlılar kızlar evleniyor, çocuklar doğuyor, evlerin cumbalarında kışlık biberler, patlıcanlar dizi dizi kuruyor.
Bize düşen, bu soylu güzelliği selâmlamaktan başka bir şey değil. Emn ü emân, esenlik ve dinginlik dileyerek...